Azınlıklar gitmeseydi…
Güç kullanmaya dair düşünceler dile geldiği zaman sınırları aşar, resmi ağızlardan çıkınca sınır aşmanın da ötesine giderler.
Zira işaret ettikleri sadece mevcut ve hakim "kara bir zihniyetin varlığı" değildir, aynı zamanda bu "zihniyetin doğrulanması ve meşrulaştırılması"dır.
Savunma Bakanı Vecdi Gönül Brüksel de Türkiye Büyükelçiliği ndeki 10 Kasım konuşmasında yaptığı gibi…
İşte bakanın sözlerinden alıntılar:
"Ege de Rumlar devam etseydi ve Türkiye nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?
Mübadelenin ne kadar önemli olduğunu size hangi kelimelerle anlatsam bilmiyorum, ama eski dengelere bakarsanız, bunun önemi çok açık ortaya çıkacaktır.
İzmir Valiliği yaptığım dönemde İzmir Ticaret Odasının kurucuları arasında hiç bir Müslümanın olmadığını, tamamının Levantenlerden oluştuğunu görmüştüm…
Ege de verimli topraklar azınlıkların elindeydi…
Cumhuriyet öncesinde Ankara Yahudi, Müslüman, Ermeni ve Rum olmak üzere dört mahalleden olurdu…
Bugün dahi Güneydoğu da verilen mücadelede kendilerini mağdur sayanların katkısını, özellikle tehcir nedeniyle mağdur sayanların katkısını reddedemeyiz…"
Okudukça insanın nutku tutuluyor…
Her ülkenin geçmişinde karanlık sayfalar bulunur…
Ve aklı başında, medeni her millet bu sayfaları özürle, tartışmayla, eleştiriyle aşmaya, kimliğinden ayrıştırmaya çalışır…
19. yüzyıl milliyetcilik hareketleri çerçevesinde özellikle Balkanlar ve Kafkaslar da ulus devletlerin etnik ve dinsel standartlaşma üzerine inşa edildiğini, bu standartlaşmanın ise katliam, göçertme, baskı, korkutma, mal gasp etme gibi yöntemlerle yapıldığını biliyoruz…
Bu geçmiş, bölgedeki ülkelerin sırtında bir yüktür…
Ahlak her şeyden önce herkesin kendi çiftliğinde, kendi topraklarında olanla ilgili "vicdani sorumluluk" taşımasını gerektirir…
1915 büyük felaketi, mal gasbıyla sonuçlanan anti-semit dalgalanma ya da Yahudilere yönelik 1937 Trakya Olayları, yasaya uygun gasp yoluyla sermayenin Türkleştirilmesini ifade eden 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları…
Bunların her biri bu ülkenin tarihinde yer alan ve en azından "vicdani özür" gerektiren "kara hadiseler"dir…
Türkiye Cumhuriyeti nin Savunma Bakanı ise (mübadeleden çerçeveyi genişleterek Ermeni ve Yahudilere de vurgu yaparak) milli devletin bu tür olaylar sayesinde kurulabildiğini, "techirin, gasbın, kırımın sayesinde varolduğumuzu" ima ediyor…
Beteri, bunları ileri hamleler, doğru ve yapılması gereken işler olarak yorumluyor…
Bu, kabul edilemez bir durumdur…
2005 yılında yaptığım saha çalışmasında 80 li yaşlarda eski bir İstanbullu şunları söylemişti:
"1955 sayımında İstanbul un nüfusu 1 milyon 36 bin oldu. O zaman bir milyon nüfusun azınlıklar denilen kesimi önemli bir yekûn tutuyordu. Mesela biz Beyoğlu na çıkardık hiç Türkçe konuşulmazdı. Omuz vururlardı. Rum ve Yahudi piç kuruları vardı. Piç kurusu derdik biz onlara. Çete halinde dolaşırlardı. Oraya hakimlerdi, bu bir. İkincisi, böyle Türk müessesesi yok gibi bir şeydi, İstanbul da. Tarihten gelen mesela bezcilik filan gibi basit şeyler, Türklerindi. Kapitülasyonlar tesiriyle her şey onların eline geçmiş. Kaymak tabakaydı onlar. Azınlık gibi değil de sahip gibi davranır, farklı olduklarını belirtirlerdi. Dolayısıyla sempatik değillerdi. Samatya da filan Yenikapı da, Balat ta, komşularıyla iyi geçinirlerdi ama Beyoğlu na çıktığınız zaman ağırlıkları hissedilirdi…"
Biliyoruz ki, bu sözler ve bu zihniyet hala canlıdır…
Hrant Dink i aramızdan çekip alan bu zihniyettir.
Ve bu zihniyet 6-7 Eylül ü bugüne taşımaktadır…
Bu zihniyetin şu ya da bu şekilde yaşıyor olması, iktidarda temsil imkanı bulması hepimiz için talihsizliktir… |