ORHAN KOLOĞLU. Popüler Tarih / Nisan 2001. Sayfa 68-72
ustafa
Kemal'in 1922 Eylülü'ndeki zaferle bir anda İzmir, Çanakkale ve
İstanbul'a varmasına karşılık, Selanik'e kadar ilerlemesi itmelerine
direnerek, dünyaca onaylanacak bir barışla durumu çözme kararlılığıyla
ordularını frenlemesi, Osmanlı'dan doğan sorunları tamamen sona erdirme
arzusunun ürünüydü.
Türkiye Cumhuriyeti'nin bir daha bu sorunlarla uğraşması
istenmiyordu. 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesi ve kesin olarak
'Misakı Milli' sınırlarının dışına taşmama kararlılığı nedeniyle,
Ankara Hükümeti, Ermeni sorunlarına eğilmeyi düşünmemiştir.
Bu nedenle II. Dünya Savaşı sonrasında konu yeniden gündeme
getirildiğinde, hemen herkes 'Ankara'nın hazırlıksız yakalandığını'
söylemiştir.
Gerçekten çoğu kez, tarihe gömülmüş konuları tartışırken Türk
temsilcilerinin, 'Böyle bir sorun mu vardı?' şeklindeki tepkileri ve
'Türkiye Cumhuriyeti'ni ilgilendirmez' yanıtları, karşı tarafın
istediği gibi at koşturmasına zemin hazırlamıştır.
SAVAŞ SONRASI
II. Dünya Savaşı ertesinde sömürgeciliğin tasfiyesi ve bütün
ulusların bağımsızlığını kazanması rüzgarları esmeğe başladığında,
bundan Ermeniler de etkilendiler.
l965'te Erivan sokaklarında, 'Topraklarımız, topraklarımız'
feryatları arasında yapılan gösterilere ve soykırım anıtı dikilmesine,
Sovyet rejimi de karşı çıkmadı. Bolşeviklerin suçlu ilan edilmemesi ve
sadece Türklerin 'günahkar' gösterilmesi koşuluyla, Batı'da başlayan
akımın NATO'nun ortağı Türkiye'yi hedef alması işlerine geliyordu.
'Düşman cephesini' parçalamış oluyorlardı.
İKİ KUTUPLU DÜNYADA ERMENİ SORUNU
ASALA terörizmine varacak bu başlangıç dönemi konusunda, 1970
yılında Beyrut'ta Basın Ateşesi iken tanığı olduğum olaylar konusunda o
zaman yazdığım bir yazıyı, geçerliliğini hâlâ kaybetmediği için, aynen
aktarmayı yararlı buluyorum:
"Lübnan'da yayımlanan bir Ermeni dergisinin kapağındaki 'Ünlü
Ermeniler' kompozisyonu dikkatimi çekti. Mikoyan ile Gülbenkyan'ı en
öne ve yan yana koymuşlardı. Birincisi en eski Bolşeviklerdendi ve
Sovyetler Birliği'nin cumhurbaşkanlığını bile yapmıştı. İkincisi ise
İngilizlerle işbirliği içinde petrol oyunlarına dalmış ve dünyanın en
zenginlerinden biri olmuştu.
Beyrutlu Ermenilerin sineması 1970'lerin
başında Beyrut: Lübnan'daki Ermeni cemaati kendi içinde hâlâ Türkçe
konuşuyor, Türkçe şarkılı filmler izliyor; ticaretinin büyük kısmını
Adana, Mersin ve Gaziantep'ten gelen Türk müşterilerle yapıyordu.
Ermeni cemaatin yüzde 99'u 'eski olayları' anmıyordu. Ancak yüzde
birlik bir terörist grup karşısında da korkudan ses çıkaramıyordu.
Fotoğrafta, 70'lerin Beyrut'unda, müşterisinin çoğunluğu olan ve
sürekli Türk filmi oynatan bir sinema salonu görülüyor. Burada, yılda
birkaç kez, bombalar patlatılırdı.
 |
Dünyanın iki cepheye bölündüğü bu aşamada, Ermenilere, her ikisiyle
de övünmekten başka çıkar yol kalmamıştı. Çünkü anavatanlarındaki
göstermelik cumhuriyet, tamamen Moskova'nın güdümündeydi,
diyasporadakiler ise Fransız, İngiliz, Amerikan vatandaşı olmuşlardı.
Bağımsızlık iddiasıyla ayaklandırılmalarının sonucu, asıl kimliklerini
kaybetmeleri ve bölük pörçük bütün dünyaya yayılmaları olmuştu. Bir
bakıma kendilerini Yahudilere benzetiyorlardı.
Bu dağınıklığın etkisi, partilerinin ilişkilerinde de fark
ediliyor. Taşnak Partisi ABD ile birlikte hareket ediyor; Hınçak'ın
arkasında ise Sovyetler var. İkisinin dışında kalanlar herkesle
-Türkiye dahil- dost geçinme adına Ramgavar Partisi'ni kurmuşlar. Çok
sıkıştılar mı, Ermeni milliyetçiliği adına birleşiyorlar. İdeolojik
ayrılıklarını unutuyorlar.
BEYRUT-ERİVAN HATTI
Sovyetler'e casusluk yapan İngiliz ajanı Philby, Beyrut'tan
Erivan'a kısmen Türkiye, kısmen İran üzerinden geçen bağlantı yolu
üzerinden, sadece haber değil, iki taraf arasında insan ve altın
kaçakçılığının varlığını belirtir. Aslında bundan İngiliz ve
Amerikalılar kadar, Ruslar da şikayetçi değildi, zira iki taraf da
yararlanıyordu. Tıpkı Hong Kong'dan hem kapitalistlerin hem de Komünist
Çin'in yararlanması gibi.
 7
Ağustos 1982'de Ankara Esenboğa havaalanındaki kanlı saldırı (üstte),
ASALA'nın 1973'ten 1986'ya kadar gerçekleştirdiği 180'i aşkın eylemin
tırmanma noktalarından birisiydi. |
1880-1920 arasında destek vermiş görünenlerin kendilerini ne hale
sokmuş olduklarından edindikleri deneyimle, Ermeniler şimdi herkesi
idare etmeyi yeğliyorlar. Bu onlara güç de kazandırıyor. Zira örneğin
Sovyetler, Erivan'dakileri, Marsilya ya da Los Angeles'takilerden
koparamayacaklarını bildiklerinden ve belki de bir gün onları da
komünist yapmaya yardımcı olacaklarını düşündüklerinden, konu üzerinde
fazla tutucu olamıyorlar.
Ancak hem Rusya'nın hem de Batı dünyasının, olaylardaki kendi
sorumluluklarını unutturmak için bir 'Tete de Turc'e yani her suçun
üzerine atılacağı ve durmadan kafasına kakılacağı bir günah keçisine
ihtiyaçları vardı.
Biliyorsunuz 'Tete de Turc' panayırlarda yumrukla kuvvet denemesi
yapmak için kullanılan sarıklı bir kafadır; yumruğun şiddetine göre,
altındaki ibre gücün derecesini gösterir.
Dolayısıyla, neden bu hale geldiklerini sorgulayan ve geçmişin
olaylarını bilmeyen genç Ermeni kuşaklarına, 'Hepsi katil Türklerin
suçudur' mesajını vermek Batılıları rahatlatıyordu."
 1968'de
Marsilya: 'Soykırım'dan söz eden afişler ve duvarlarda, Türklerin
'Nazi' olduğunu, 2 milyon Ermeni öldürdüklerini ifade eden yazılar... |
Afiş savaşları Beyrut
duvarlarını 70'li yıllarda 'Özgür Ermenistan' afişleri doldurmaktadır.
Evet, Özgür Ermenistan; ama hangisi? Bunun gerçekte Sovyet
Ermenistanı'nı hedeflediğini herkes bilirdi ve taraflar arasında
tartışmalar başlardı. Yalnız Türk Elçiliği'nin değil, Sovyetlerin de
talebiyle afişler kaldırıldı. Öbür yandan Ermeni savaşçısı Antranik ile
Filistinli El Fetih gerillaları arasında bir paralellik kurmaya çalışan
duvar afişine de sağcı Ermeniler karşı çıkardı. Olay, ABD Elçiliği'nin
de hoşuna gitmezdi. |
ASALA SAHNEDE
İşte 1970'te Lübnan'da durum böyleydi. Ben Beyrut'tan ayrıldığımda
ise Arap-Yahudi çatışması öne geçmiş ve daha sonra da Lübnan'da tam bir
iç savaşa dönüşecek çatışmalar başlamıştı.
1973'te Türkiye'nin Los Angeles konsolosu ve yardımcısının
öldürülmesiyle ASALA terör örgütü ortaya çıktı ve olaylar bambaşka bir
ivme kazandı. Batı tarafından uzun süre hoşgörüyle karşılanan bu örgüt,
Türk diplomat ve temsilciliklerini hedef alıyordu. Üç düzine cinayet,
sayısız yaralama ve sakat bırakma eylemlerine yol açan bu kanlı
saldırılar, yıllara göre şöyle bir yoğunluk gösterdi:
1975 Viyana
1976 Beyrut
l977 Vatikan
1978 Madrid
1979 Haag, Paris
1980 Bern, Vatikan, Atina, Paris, Sidney
1981 Paris (3 kez), Kopenhag, Cenevre, Iran, Roma, Napoli
1982 Los Angeles, Ottawa (2 kez), Boston, Lizbon, Rotterdam, Bulgaristan
1983 Belgrat, Brüksel, Lizbon
1984 Tahran, Viyana (2 kez)
1991 Budapeşte.
Türkiye'nin diplomatik temsilcilikleri gibi, Türk Hava Yolları
bürolarına da yöneltilen bu saldırılar, Batılılar tarafından haklıymış
gibi sunuldukça, teröristler işi azıttılar; 1982'de Ankara Esenboğa
havaalanını basıp bombaladılar ve 10 kişinin ölmesiyle 72 kişinin
yaralanmasına neden oldular.
Avrupa'da ASALA hâlâ da önemsenmiyordu; ama 1983'te Paris'in Orly
havaalanındaki THY bürosu önünde bomba patlatılıp 5 kişinin
öldürülmesine, 63 kişinin de yaralanmasına yol açıldığında, olay ilk
kez ciddiye alındı!
Fransa ASALA'ya resmen, 'eylemlerini dışarda yapma' uyarısında bulundu.
Neden diyaspora sözcüğü kullanılıyor? Diyaspora
sözcüğünü ansiklopediler, 'Sürgünden sonra Yahudilerin dünyanın her
tarafına yayılması' diye tanımlarken, İncil de 'Kudüs'ün dışında
bulunan Yahudi Hıristiyanları' diye bir tanım getiriyor. Tamamen Yahudi
tarihine ait bu kavramı 20. yüzyılın ikinci yarısında, Ermenilerin
ısrarla kendileri için kullanmalarının arkasında, 1915 olaylarını II.
Dünya Savaşı'nda Nazilerin Yahudilere uyguladığı soykırımla
özdeşleştirme çabası yatıyor. Ermenilerin başka ülkelere göç hareketi
Osmanlı öncesinde de vardır. Balkanlara, Polonya'ya kadar gitmişlerdir.
İran'dan sürülmüşlerdir. Fatih'in onları, Rumların ayak atmalarına asla
izin vermediği İstanbul'a yerleştirmesi de diyaspora sayılmalıdır.
Çünkü zorla getirilmişlerdir. 19. yüzyılda Amerikan misyonerlerinin
protestanlaştırıp Amerika'ya' göçlerini sağlamaları da aynı çerçevede
düşünülür... Bugün Ermenilerin 1915'e dayalı bir diyaspora ve onunla
ilgili bir soykırım kavramı üzerinde yoğunlaşmaları, kimlik bulma
sorununun yansıması olarak ortaya çıkıyor. Nazilerin Yahudilere
uyguladıkları soykırımla hiçbir benzerliği olmayan 1915 olayları
üzerinde durmaları ve kökeni 1880'lere kadar uzanan Ermeni terörizmini
anımsamak istememeleri, aslında tarihle hesaplaşmak istemediklerini
gösteriyor. |
ASALA'DAN PKK'YA
ASALA olaylarının Kıbrıs geriliminin doruğa ulaştığı bir aşamada tırmanma gösterdiği dikkatlerden kaçmaz.
Yunanlılar Kıbrıs'tan Türkleri kaçırmak için terörist eylemleri
artırırken Ermeni terörü de hızlanır. 1974'teki Kıbrıs çıkartmasının
arkasından gelen ambargo, daha sonra 1980'lerden itibaren Sosyalist
Blok ile NATO arasındaki yumuşama, Türkiye'nin Batı için önemini
azaltmıştır.
Bu ortam hem Yunanistan'a Ege krizini Kıbrıs'a eklemeye hem de
ASALA'ya cesaret vermişti. Ancak doğrudan eylemlerin tepki görmeye
başlaması, yeni taktiklere yönelmelerine de zemin hazırladı. Bu, Batılı
devletlerin de işine geliyordu. Fazla güçlenen ve haklar arayan bir
Türkiye hoşlarına gitmiyordu. Başta Dev-Solcular olmak üzere, özellikle
Almanya'da, Türk temsilciliklerine saldırılar bu dönemde arttı.
1983'ten itibaren de bu tür eylemlerin PKK terörüne dönüşmesi de
rastlantı değildir.
ASALA'nın PKK'ya destek vererek daha da kapsamlı bir sorun
yaratmaya yardımcı olduğu biliniyor. Yunanistan ise kamplar kurdurarak,
silah vererek ve savaş için eğiterek birinci planda rol oynadı.
 Viyana,
20 Haziran 1984: Ermeni teröristler Türkiye'nin Viyana Çalışma Ataşesi
Erdoğan Özen'i bombalı bir saldırıyla otomobilinde öldürüyorlar. |
KENDİ TARİHLERİNDEN KORKTULAR
Batılıların ASALA terörü gibi PKK terörüne de bir süre göz
yumduktan hatta onu besledikten sonra, kendileri de hedef olmaya
başlayınca -ya da PKK olayında olduğu gibi artık işe yaramaz hale
gelince liderini teslim ederek- geri çekilmelerinin kökeninde, kendi
ırkçı ünlerinin gündemde tutulmasını önleme çabaları başrolü
oynamaktadır. Soykırımlarını hazırlayan ırkçılık tutkusunun 19. yüzyıl
Avrupa düşüncesinin ürünü olduğunu, İngiliz ve Fransızların üstünlük
mantığıyla başlayıp Almanlara doğru eriştiğini bilmeyen yok.
İkinci Dünya Savaşı sırasında yalnızca Almanların değil, bütün
Avrupalıların Yahudi Soykırımı'na katkıda bulundukları artık
kanıtlanmış durumda. Fransızlar 100 bin Yahudi'yi gaz odalarına
gönderilmek üzere Nazilere teslim etmişlerdir.
Daha da ilginci, Fransa'nın 1960'larda öldürdüğü bir milyonu aşkın
Cezayirli konusunun ele alınmasını istememesidir. Başbakan Jospin,
"Bunun yargısını tarihçilere bırakalım" derken, Ermeni konusunun
tarihçilere bırakılmasına ise karşı çıkılmaktadır.
Dünya çapındaki Amerikalı tarihçi Bernard Lewis, soykırım iddiasını
çürüten bir makale yazdığı için, Fransız mahkemelerince mahkum
edilmiştir. Soykırıma gerekçe yapılan belgelerin gerçekliklerini
sorguladıkları için, iki bilim adamı, Davison ve Giles Veinstein de
tehditlere uğratıp görevlerinden uzaklaştırılmak olasılığıyla karşı
karşıya bırakılmışlardır.
KIŞKIRTMALARI ÖRTMEK İÇİN
19. yüzyılda insanlığa ırkçılığı aşılamakla kalmayıp 20. yüzyılda
da tarihin en büyük kıyımlarını ve en kanlı toplu savaşlarını
yaşatanların, kendi kışkırtmalarını örtmek için başkalarını hedef
göstermeleri, savundukları 'Aydınlanma' felsefesine ihanet olmuyor mu?
Bu soruyu ortaya atarken, '1880'lerden beri Türkler Ermenilere hiçbir şey yapmadılar' noktasına varacak değiliz.
Bugün ne Ermenilerin ne de Batılıların hiç sözünü etmedikleri
-hatta camilere doldurulup yakılmış- Türk ve Kürt kurbanların sayısı
kadar, tehcir (zorunlu göç) sırasında yaşamını yitirmiş Ermeni vardır.
Şimdi Kürtlerin bile dışlanıp sadece Türklerin suçlu ilan edilmesi
çabası karşısında, eskiden beri açıkladığım şu görüşümü
tekrarlayacağım: Suçlu kürsüsüne Türkler (Kürtlerle birlikte),
Ermeniler ve kışkırtıcı Batılılar el ele tutuşup çıkmalı ve sorumluluğu
her bir taraf, üçte bir oranında paylaşmalıdır.
İlgili Konular: Ermeniler nasıl kullanıldılar? Popüler Tarih, Mart 2001
|